7 Mart 2013

GERÇEKLİĞİN ŞİİRSEL HİKAYESİ


   

   Özgür Çelik


Beyazperdenin şairi Theodoros Angelopoulos üstüne bir yazı




"İnsan ne zaman ölür?
 Artık hatırlamadığı zaman.
 Başka?
 Artık hatırlanmadığı zaman."

          Mücadelenin, ardından  gelen  yenilginin, yitip  gidenlerin   hala  süren  ve  sürecek  olan umudun, asla  ‘’the end‘’in yerinin    olmadığı  bu  sonsuzluğun  içinde  kaybolanlar ,kaybettiklerimiz  ve  kaybettiğimizi  aramak  için  çıktığımız yolculuğun , bir  şiirin  içinde  akıp  giden  serüvenidir  Angelopoulos'un  perdede bize   gösterdikleri.
İlk Ağlayan Çayır  ile  tanışmıştım  onla, usul  usul  içeri  doğru  ilerleyip  sonra   böğrüne saplayan  tınılar karşılıyor   ilk  seni ,duvara  toslayacağın  anlaşılıyor  hemen ,bir  film  ne  yapabilirdiki  oysa? ..ama  onun  yolculuğunun  başladığı  yerde  senin de yolculuğun başlıyordu ,sonraki  filmlerinde  daha  iyi  anlıyorduk  bu yolculuğu. Sonra  anladımki  bu  yolculuk  onun  benim  senin  yolculuğu  ,hikayesi  değil, bir  halkın, bizim, kaybedenlerin hikayesi öyle ki    sanki  bazı  anlarda  kamera   göğe doğru  yükselip  el değmeden hazırlanmış  bir şiiri yakalayıp  tüm  derinliği  ile  gözlerimize düşürür gibi. Hayat tüm realitesi ile ortadaydı. Bu yüzden  film bittiğinde  bitmeyen  filmlerdendi onun filmleri ben  kameranın  bir şiir açısının   olduğunu  bilmiyordum, Angelopoulos’tan önce .Onun  kamerası  daima şiir açısına  ayarlıydı.!

‘’Her çim yaprağı bir
parça çiğ tutuyordu.
Ve hepsi bir süre sonra
çiğ damlasını yumuşak toprağa bırakıyordu.
"Bu çayır" dedi yaşlı adam,
"nehrin kaynağıdır…  ‘’

           Dediği  gibi   yaşlı adamın; nehrin  kaynağına  doğru  bir yolculuğu muydu   bu  yoksa ? Usta tüm filmlerinde bana bu soruyu  sorduruyordu. Ve o nehri  arayanların  yenilmiş  hüznü; "yok  olup giden tüm umutlara, kurduğumuz bütün hayallere  rağmen  hiç  değişmeyen  dünyaya,’’ kadehlerini  kaldıran ‘’o adamların’’  hikayesi  ile   Ulis‘ın Bakışı  ile devam  eder  yolculuk, bu  bakış insanlığın ilk bakışı, masum  bakışıydı  belki, aynı zamanda  dünyanın 68’ne bir bakıştı da denebilirdi.
            Dünyanın  değişeceğine , değişebileceğine  duyulan  arzuların  çok  olduğu  yıllardı. Elbette güzel  bir ihtimaldi, usta burada  insanın dünyaya  ilk  bakışının  peşine düşer, bu yolculukta  tarihle  yüzleşleştirir  bizi, yaşanan  acıları, her  karede fotoğraflar sanki. Kendisinin de  dediği  gibi ; “Çok eski olmayan bir zamanda, dünya tarihi arzuya dayanıyordu: dünyayı şöyle ya da böyle değiştirme  arzusuna. Şimdi, hazin bir yüzyılın sonuna geldiğimizde bu arzuların gerçekleşmediğini görüyoruz. Tarih şimdi suskun. Sessizlik içinde yaşamak çok güç olduğundan, hepimiz cevapları kendi içimizde arıyoruz. Yine de sinemanın benim anladığım şekliyle, yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de son direniş formu olan sinemanın- amacı, üstü örtülemez tarihsel gerçekleri, masumların gözleri önüne serme çabasından ibarettir.” Ben  onu  beyaz  perdenin  şairi  olarak adlandırıyorum, hiç  bir filminin  sonunda  ‘’son ‘’ yazmadı, hayatın  sonsuzluğunu  vurgular  gibiydi usta. Aynı  zamanda sinemanın da  giderek  ticari işlev güderek, çabuk tüketilen ve üst  sınıfın zamanını  tatmin  etmek, alt  sınıfını  oyalamak  gibi, kapitalist düzenin  istediği  bir  işleve  doğru  gittiği bir zamanda, Angelopoulos, sinemanın olması  gerektiği hatta  üst seviyedeki  bir tutumla sürdürdüğü   bu  değerli  çaba  ve  özgünlüğü, şairane tutumu bende  ona  karşı  kısa  sürede  büyük bir hayranlık uyandırdı.
  
       Yolculuk, Sonsuzluk ve Bir  Gün ile devam eder, evet  bir şairin  hikayesi, sözcükleri  satın  alan  bir  şair, yurdundan uzunca bir vakit  ayrı  kalmak  zorunda  kalmış ve  tanıştığı  küçük  bir  çocukla  adeta  bir med-cezir yaşayan  o  şairin  hikayesi, yaşamı  sorgulayan, ama  bazen  belki de  bilmemenin  daha  iyi  olduğunu gizemin  var olması  gerektiğini  düşünen, bütün  inancı ile yaşama çalışmasına  rağmen fakat  umutsuzlukla dolu olduğu  halde  ,umut etmekten  başka bir seçeneğinin  olmadığını   söyler, bunu  şöyle ifade  ediyordu  : ‘’Her şey bizi kış gelmeden önce teknelerin gölgeleri üzerine vuran  uykudaki güneşin  aniden açmasını sağlayarak aşıkları dışarı uğratan  riyakar baharın  verdiği sözlere inanmaya itiyor ….kış gelmeden önceki  her şeye inanmaya itiyor..’’ Ve o, inandıklarının  hüsranı  ile; saf bir çocuk  gibi  başını  annesinin  göğsüne  yaslayarak  soracaktır:
  "Neden anne?  
  Neden hiçbir şey beklediğimiz gibi olmuyor? Neden? Neden çaresizce çürümek zorundayız acı ve arzularla ikiye bölünerek? Neden?" Hepimizin  aslında  kendimizle yüzleşirken,  sorgularken  yanıtını  aradığımız sorulardı  bunlar, bizim  yarım  kalanların  soruları..!

         Angelepolus'un  tüm  diğer filmlerinde (arıcı, leyleğin geciken adımı, zamanın tozu … ) aynı  yolculukla  sürmekteydi. Bu yolculukta kulağımıza gelen tınılar o büyülü tınıların sahibi; elbette Eleni_Karaindrou. Ben Eleni'nin müziğinin de hikayenin bir parçası  olduğunu  düşünüyorum. Angelopolus'un anlattıklarının   bir kısmı da  Eleni'nin  müzikleridir. Yaşanan  hayatın  arkasında  hep  bir müzik  vardır. Mültecilerin  yaşamının  arkasında bir  müzik  var, bir  şairin arkasında  bir müzik... İşte  Eleni de  o müziği  yakalamıştır  diye  düşünüyorum. Bu yüzden  Eleni'nin payı  da  büyüktür  perdedekilerde. Kendisi  film ve müzik ilişkisini  şöyle  ifade eder : "Kameranın hareketleri ile ilişkim, her zaman senaryo ile ilişkimden daha önemli olmuştur. Tabii ki müzik öykünün bir alt başlığıdır ve film müziği, elbette filmin öyküsünü kavramalıdır. Ancak bir filmin anlamı her zaman senaryoyla sınırlı değildir. Görüntü ve müzik, sözlerle her zaman kolaylıkla ifade edilemeyecek olanın bir bileşeni olmalıdır. Bazen senaryoya baktığınızda hiçbir şey göremeyebilirsiniz. Harold Pinter'ın dediği gibi, asıl anlam söylenmeyendedir. Müzikle yapmaya çalıştığım filmin tüm bileşenlerinin-senaryo,mekan, oyuncular, montaj- etkilediği öyküye bir yankı yaratmak, onların seslerine ses vermektir."
E. karaindrou

         Angelopoulos  filmlerinde de net ortaya  koyduğu gibi, bu  dünyanın  insanı  hayatı  hep  yarım  kalır, yarım  mücadeleler, yarım  aşklar, yarım  yürüyüşler, yarım  mutluluklar… Bu  yarım‘lar  bir sonsuzluğun  içinde  geçip  gider ve böyle   hep eksik  kaldığımız  sonra   göçeceğimiz  bir  yeryüzünde  neden  kirletiriz  elimizi, neden  acılar  yaşatırız  birbirimize ve  neden  tanık  olur  çocuklar  daha çocukken ;
"korkuyorum ey selim... deniz sonsuz ...gittiğimiz yer nasıl bir yer olacak?
ya orada dağlar vadiler polisler askerler varsa?"  / sonsuzluk ve bir gün

            Sorular  kimi  zaman  ürperticiydi .!
       Angelopoulos'un dünyaya bakışı  açık  ve net, insana  dairdi..! Usta bu insanın  ve kavgasının  yolculuğunu, kendisinin yolculuğu  sürdürdükçe sürdürecekti, zira  yolculuğu yine  bizi  bir yolculuğa çıkaracak  filmin setinde  sona  erdi ve tercihi  ettiği  ölümü  yaşadı! Çünkü benim  ölümüm  film çekerken olacak  demişti.! Öyle oldu .!!

  DENİZ ,BAŞKA  BİR DENİZE  KARIŞIP GİTTİ..!!

Hiç yorum yok: